Share
Mart 8, 2010

Ebu Yezid’mi, Yoksa Saltanat’ı Mı ?

Dr. Ali Şeriati konferanslarında ilk insandan beri var olan bir savaştan bahseder. İslami kaynakların çoğunda hak – batıl savaşı olarak bahsi geçen bu savaş, merhum Şeriati’ye göre “Dine karşı din” savaşıdır.

Yani batıl, hiçbir dönemde dinsizlik olarak belirmemiş, hak dinin ve tevhid peygamberlerinin karşısına mutlaka şirk dininin temsilcileri çıkmıştır. Mücadele inançsızlarla değil, her daim şirk ehliyle yapılmıştır.

Allah Resulü Muhammed(s.a.s)’in vefatı, ardından raşid halifelerin gelmesi ve nebevi siyaset nehrinin önün set çekilmesiyle alakalı bir sıkıntımız var. Yüzlerce yıllık İslam siyasetini etkileyen bir sıkıntı bu.

Ebu Yezid’mi ? Yoksa saltanat mı ?
Bu soruyu iki şekilde sorup, ona göre cevap vereceğiz.
Ebu Yezid’ mi, yoksa saltanat sistemini mi tenkit ediliyor ?

Ebu Yezid yani Muawiye îbn Ebû Sufyan, Hz Ali (r.a.) ile hilafet mücadelesine girişmiş ve İslam tarihindeki malum siyasi olaylar yaşanmıştır. Bu olayların ve ardılı olan zulümlerin neticesinde Şia fırkası meydana gelmiştir. Esasen şia “taraf” manasına gelir, İslam tarihinde sadece Ali şiası yoktur, “Osmaniyyeler”, ve “Muawiyyeler”in varlığıda bilinmektedir.

Muawiye şiası daha sonraki dönemde hakim sınıf olduğu için normalleşmiştir(!). Ali şiası ise zamanla ehlibeyt’e yapılan zulümler ile birlikte daha da marjinalleşmiş, siyasileşmiş ve sürekli muhalif olmaktan kaynaklanan tepkisellikle birlikte ehlibeyt nehrinin yatağından çıkıp birtakım bidat ve hurafeler nehrinin yatağına akmaya başlamıştır. Bu siyasileşme ve tepkisellik Fatımiler ve Safeviler döneminde büyük güçlerin çatışma siyaseti içinde iyice uç noktalara ulaşmış ve düşmanlığa kaymıştır.

Cehaletin, hurafelerin, eski dinlerin etkilerinin neticesinde tevhid dininden uzak, tevhid dinine muhalif bir yol çıkmıştır ortaya. Gelenekçiliğin, muhafazakarlığın bataklığında oluşan bu yeni din algısı hak dine karşı bir din olmuş ve ona karşı savaş vermiştir.

Bütün bu yanlış algılar neticesinde lanetler, matemler, virdler, sahte kutsallar üzerine safevi şiası inşa edilmiştir. İbadetler birer ritüelden ibaret, şekilci, ruhsuz ve manasız olmuştur. Kerbelaya gidip mersiyeler okuyup matem eder ama mesajını anlamaz. Hacca gider, manasını bilmez, namaz kılar Allah(c.c.) ile rabıta kuramaz. Din adamları rabler gibi olur, taklit körü körüne, kuran ise tevile mahkum kalır. Rüyalarda görülen imamların yaptığı tefsirlerdir artık furkan, ilham olarak gelmiştir.

Şia ile alakalı olan her şey çok fazla üstündür, öylesine aşırıya kaçarlar ki, sadece muhalefet ve zıtlık olsun diye imamlar masum olur, Hz Ali ise peygamber yarısı…

Bütün bunlar bir hastalığın neticesidir. Ve bu anlayış Muawiyeden nefret eder, o dönemdeki bir çok insan ve bazı sahabelerden ettikleri gibi. Bu anlayışın nefret ettiği şey, lanetlediği şey saltanat değildir, safevi şiası saltanatçıdır, hakim sınıfın kullandığı bir oyun hamurudur artık. Sultan ister, fetva verilir, Sünnilerden intikam alınmalıdır,(yada Osmanlı şeyhülislamına fetva verdirilir, Rafızilerin katli meşrudur) safevi sultanı iki karış daha toprak kazansın diye. Büyük güçler aralarında savaşacaktır, ama halkın desteğini almak için fetva gerekmektedir, savaşı meşrulaştırmak gereklidir.

Elbette Şia adı altında genelleme yaparak yukarıdaki satırları yazdık, ama her dönemde ve özelliklede günümüzde safevi şiasından olmayan, Ali Şeriati’nin “Ali Şiası” olarak isimlendirdiği aynı siyasi ve kirli ortamdan ekilenmiş olsa da mutedil kalabilmiş, tevhid ehli Müslümanlar vardır. Zaten safevi Şiasına mensup müslümanların çoğunluğu bunu bir tercih neticesinde seçmezler, suçlu sadece cehalettir. Sultanların belamları, halkın cahilliğini kullanmıştır. Muawiye’nin şahsından nefret edilmesi, ona hakaret edilmesi, sövülmesi cahil halkı kandırmakta, sultanlarının kirli savaşını boyamakta kullanılmaktadır.

Hâkim sınıfın sürekli hâkim kalabilmesi ve halkın böyle afyon bir din algısıyla uyutulması için şarttır Muwaviye’ye sövmek.

Ebu Yezid’i mi seviyoruz, yoksa saltanat sistemini mi?

Sünni camia bütün tarih boyunca Şia camiadan daha kalabalık olmuştur. Bu kalabalıklık neticesinde nasıl Şia kendi içinde farklı farklı fırkalara ayrılıp kimisi iyice uçlara kaymış, kimisi tevhide yakın durmuş, kimisi ortada kalmış ise, Sünni camia da böyle fırkalara ayrılmıştır. Tarihin farklı dönemlerinde, farklı akımlar ortaya atılmış, kimi zaman zalim bir sultana karşı direniş olmuş, kimi zaman hakim sınıfın resmi mezhebi. Fakat Şia dan farklı olarak, Sünni camiayı temelde iki gruba ayırabiliriz. Esasen tarihte itikadı bir akım olarak ortaya çıkmış mürcie ve tevhidi fırkalar.

Mezhep imamlarımızın hepsi, tevhid üzerine, haq ve adalet üzerine yaşamışlar, bu yolu dava edinmişlerdir. Bir imamı azam Ebu Hanife(r.a.) zalim sultanın hükmüne boyun eğmemiş, onun batıl hükümlerine meşrulaştırmamıştır. Bu uğurda elbette canını feda etmiş, bütün islam tarihine ikinci bir kerbela örneği sunmuştur. Tıpkı İmam Zeyd(r.a.) gibi.

Mürcie itiqadı ise her dönemde sinsice tezgâhlanmış bir saray oyunu olarak sahnelenmiştir. Sultanlar, halk üzerinde hâkimiyetlerini sağlamlaştırabilmek için nebevi siyaseti unutturmaya çalışmış, bu doğrultuda emrindeki ulemayı kullanmış ve bu ulemaya batıl hükümlerini meşrulaştırmıştır.

Günümüzde bile Müslümanların çoğu İslam siyasetinde saltanatın olmadığını bilememektedirler. Saltanat esasen sosyal şirktir, zira İslam da hukukun(şeriatın) üstünlüğü esastır. Yani şeriatın hakim olduğu ülkede hukukun müdahale edemediği bir tek insanın bile var olması Allahın hükmüne terstir. Sultanlık sisteminde, sultan şeriata muhalif yada alternatif hükümler ortaya koyabilir, adaleti gözetmeyebilir.

Sultandan hesap soracak bir hukuk mekanizması varmı?

Sultan hukuka karşı sorumlu mu ?

Her dönemde elbette zalim hükümdarlar gelmemiş, adaletle yönetenler, islam için savaşanları çoktur. Ama biz burada sultanlardan çok sultanlık sistemini eleştiriyoruz. Ya o adil insanlar adil olmasaydı, ki adil olmayan, zulümkar bir sürü sultan gördü bu ümmet.

Hakim sınıfın kurduğu ve halka rağmen işletmeye kalkıştığı bu sistemde Muawiye bir semboldür. Zira saltanat sistemini o imar etmiş, nebevi siyasetin yatağını o değiştirmiştir. Onun için soruyoruz siz Muawiye’yi mi seviyorsunuz yoksa saltanat sistemini mi.

Muawiyeyi bir çok sebebten dolayı sevebilirsiniz, hürmet gösterebilirsiniz bunlar makuldur. Ama onun üzerinden onare edilen bir sistem var ise, ve bu sistem İslama muhalif ise işte orada durmak zorundasınız.

Bazı gruplar bizleri ashab düşmanlığı ile suçluyorlar, Muawiye’ye hakaret ettiğimizi iddia ediyorlar. Halbuki bizim ne Muawiye ile nede başka birisiyle derdimiz var, bizim derdimiz sistemle. Sıffin savaşında taraf tutmak anlamlamsızdır. Zaten olmuş bitmiş bir olay, bize düşen tarihin tekerrür etmemesi için ders çıkarmaktır. Biz sıffine taraf olmuyoruz, biz sıffinden ders çıkarmaya çalışıyoruz. Hz Ali (r.a.) tarihi kaynakların bize aktadığı kadarı ile, neden orada olduğunu, davasının ne olduğunu bize anlatmaktadır.

Hz. Hüseyin’in kaybedeceğini bile bile, kerbelaya gidip nasıl şehid olunacağını öğretmesi gibir. Esasen bu insanların yaptığı hareketler bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara.

Zulme boyun eğme, taviz verme, zafere değil sefere niyet et!

İmam Ali(r.a.) yanindakilere şöyle diyordu:

“Allaha yemin olsun ki

Kendinize yönetici bildikleriniz size kisralar, hirakliuslar gibi davranacaklar, yani sultan olacaklar.

İslamın siyaset temelini yerinden saptırarak, nübüvvet yatağını yerinden saptırarak islamda olmayan bir çığır açacaklar.”

İmam Ali bunun mücadelesini veriyordu.

Ve yine diyordu ki yanındakilere:

“Gidiniz o zümre ile savaşınız ki, onlar zorba hükümdarlardır. Onlar zulümleri ile Allah’ın hür kullarını kendilerine kul yapmaya çalışırlar.”


İmam Ali(r.a.) neden Sıffine geldiğini çok iyi biliyor, bildiğinide işte böyle ifade ediyor.


Ne diyordu Muawiye Bin Ebu Sufyan ,Taberinin bize aktardığına göre :

“Valahi bu Allah’ın bize bahşettiği bir saltanattır.”

Elindeki imkana, güce saltanat olarak bakıyor!

Ve yine İbni Kesir’in el bidayesinden nakille:

Diyordu ki:

“Ben Müslümanların ilk sultanıyım.”


Halifeyim demiyor, sultanım diyor.

Hem Kufe de ki hilafet ordusu, hemde Şam ordusu, orada ne işleri olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Mürcie itiqadı der ki: “Allah bizim üzerimize bu kaderi yazmışsa, bize düşen boyun eğmektir.” Peki kaderi yazan Allah(c.c.) sana belli bir irade vermedi mi? Sen zaten o iradeyi kullanıp zulüm ile mücadele için yani cihad için gelmedin mi bu dünyada. Zalim şeytan, onun oyuncağı nefsin, nefsinin oyuncağı olmuş zalim insancıklara karşı mücadele değilmi? Allah’a(c.c.) kulluk!

Bu itiqad sorumsuzluk itikadıdır, gelenekçilik ve muhafazakarlıkla birleşince de, hak dine karşı geliştirilmiş, hakim sınıfın silahı olmuştur. Tıpkı katolik kilisesinin hükümranlığı gibi. Mürci her dönemde yönetim tarafından desteklenmiş, bu yöndeki alimcikler ödüllendirilmiştir.

Artık devlet kutsaldır, yönetici Allah tarafından atanmış gibidir, hukuka karşı sorumluluğu yoktur ve bu sorgulanamaz. Devleti bekaası için cinayet işlenebilir, katliam yapılabilir.

Esaslı ve çok derin bir konu aslında, ama neresinden tutsak elimizde kalıyor, bu konularda konuşmak, atatürkçü düşünce derneğinde atatürkü sorgulamak gibi. Zira kutsallaştırılan şeyler aynı zamanda sorgulanamazdır.

Tıpkı safevi şiasının şirk mantığı gibi, emevi sunniliği de bu şekilde sosyal bir şirk mantığı ile boy göstermektedir.

Günümüzde islam dünyasının çektiği ızdırapların sebebi siyasi bir güç olmayışımızdır. Siyasi güç olmamamızın sebebide yine aynı mürcie mantığıdır. Safevi ve emevi kirliliğinden muzdarip din algılarıdır. Uyuşturucu din algısıdır.

Müslümanların başkaldırmasına, sosyal projeler üretmesine, tarih yazgısını değiştirmeye çalışmasına karşı koyan yine bu şirkli algılardır. Her müslüman toplumda, farklı farklı şekilde gelişmiş olan bu algıların ortak noktası, şirktir, hakim sınıfın muhafazasıdır. İster T.C.’ de olsun, isterse Suudi Arabistanda, durum aynıdır, tıpkı 1000 sene önce olduğu gibi!

İşte bu yüzden bizim savaşımız, tevhid dinin karşısında duran, şirki, zulmü ve tuğyanı muhafaza eden yapılanmaya karşıdır. Bu yapılanma günümüzde sadece fikri bir varlık gösterebilmektedir. Ama bunun neticesinde islam namazdan, oruçtan, haccdan ibaret sanılmaktadır. Hiçbir siyasi iddiamız yokmuş, herşeyi ahirete sevketmişiz gibi bir hava estirilmekte, buna karşı söylemler geliştirenler ise, farklı ithamlara maruz kalmaktadır.

Bu aşamada sıffin olayı bir turnusol kağıdı niteliğindedir.

Ebu Yezid ve Hz Ali (r.a.) arasındaymış gibi görünen bu savaşta esasen 3 taraf vardır. Birinci taraf Muawiye’ye lanet okuyan, matemci, intikamcı saltanat uşaklarıdır. İkinici taraf Muawiye’ye giydirdikleri platin zırh sayesinde, onun şahsında saltanatı, zulmü ve tuğyanı kısaca devleti kutsallaştıran saltanat uşaklarıdır. Üçüncü taraf ise, İmam Hüseyin(r.a.)’dan şehidlik, İmam Ebu Hanife(r.a.)’dan alim siyaseti, İmam Zeyd’den kıyam öğrenen ve aynı şekilde sıffinden de nebevi siyasetin sekteye uğraması halinde meynada gelebilecekleri öğrenenlerdir.

Burada, ne tenkit edilen Muawiyedir, nede yüceltilen Hz Ali(r.a.)dir. Burada tenkit edilen saltanat, yüceltilen nebevi siyasettir. Muawiye yerine Hz Ali olmuş olsaydı hiçbir şey değiştirmezdi, onların şahıslarına hakaret etmek, yada onların şahıslarını yücetmek bize ne kazandırırki?

Kinden, nefetten ve tefrikadan başka!

ibrahim – 08/03/2010