Share
Ağustos 12, 2010

İslam’da Sosyal Adalet

İslam iktisadı kendine temel edinmiş ideolojilerden daha fazla iktisada önem verir, insanın maişeti ve hakkını düşünür. Bireyin ve toplumun iktisadi ihtiyaçlarını dikkate alır ve takdir eder. İslam insanoğlunun maddeye(mala) bağlanmasına, meta ile bozuk ilişkiler kurmasına karşıdır.

İslam’ın iktisadi yönünü inceleyen her kitap, makale veya yöneliş beraberinde farklı farklı tartışmaları getirmektedir. İçinde toplum, adalet, sınıf, İslam sözcükleri geçen bütün yaklaşımlar her seferinde farklı yorumların doğuşuna gebedir.

Öncelikle İslam bu dünya için bize neyi emreder sorusunu sormak
gerekiyor. Allah bu dünyada bizden ne istemektedir, büyük imtihan nedir, tevhidin bu dünyadaki tecellisi nedir ? Elbette adalet. “Adl” kökünden gelen “adalet” kavramı sözlükte; “insaflı ve doğru olmak, doğru davranmak, zulmetmemek, eşit olmak, eşit tutmak, her şeye hakkını vermek, düzeltmek, mutedil olmak, her şeyi yerli yerinde yapmak, istikamet ve hakkaniyet” anlamlarına gelir.

“Allah size emanetleri, onları taşıyabilecek olanlara yüklemenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adalete uygun hüküm vermenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah işiten ve görendir.” (1)

Haliyle adaletinden şüphe olmayan tek kaynaktan,

“O halde onların arasında Allah’ın indirdiği ayetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın, eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahlarının bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fasıktır.”(2)

Hepsini burada sıralamak çok güçtür fakat bireysel ibadetlerin zikredildiğinden daha fazla adalet ve adaletin ikamesi zikredilmektedir kuranda. Yani bu en büyük görevdir Müslüman için, sadece insanlık için değil dişi, derisi için soyu tüketilen, katledilen hayvanların hesabını bile bizden soracaktır Allah. Neden siyasal, sosyal ve iktisadi bir güç haline gelip adaletle hükmetmediniz, neden bunlara engel olacak şekilde güçlenmediniz diye.

Burada doğrudan bir devlet veya başka bir siyasi örgütlenme emrinden de bahsetmiyoruz. İslam tek bir tanıma sığan, kesin ve değişiklik tanımayan, sert bir model olmayı amaçlamaz. Ulaşılması gereken amaçları ve bu dünyada insana yol göstermesi gereken ilkeleri düzenler. Fakat izlenmesi gereken bütün pratik adımları ve ayrıntılı taktikleri belirlemez, insanların düşünme ve yaratıcı yeteneğine bırakır. Elbette her zaman ulaşılması gereken ve ihlal edilmemesi gereken ilkeleri göz önünde bulundurmak koşulu ile.

“Ey iman edenler, adil şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır.” (3)

İslam mazlumların sesidir,  mazlumlara sabır ve sebatla mücadele etmelerini emreder ve onlara iktidar vaat eder. Dünyanın bir çok yerinde yokluk ve sefalet içinde boğuşan, kimi yerde açlıktan ölen insanlık, her zamankinden daha fazla İslam’ın kurtarıcı ve doyurucu eline muhtaçtırlar.Her yıl yayınlanan araştırmaların sonuçlarına göre dünyanın en zengin ülkelerinin başında birkaç Müslüman ülke olduğu halde,  dünyanın en fakir, en yoksul ülkelerinin de Müslümanların yaşadığı  başka ülkeler olması bir Müslüman’ın kabul edemeyeceği bir zillettir. Nasıl olur da komşusu aç iken tok yatmamayı öğütleyen bir din böyle bir çelişkiyi bünyesinde barındırabilir.

Sosyal adalet, en temelde toplumun bir üyesi olarak kabul edilen bireylerle toplum arasındaki sosyal ilişkilerin ortaklaşa iyinin gerçekleştirilmesi amacıyla düzenlenmesine verilen addır. Toplumdaki her bireyin rızkına kefil olma, bütün toplumun kazancını teminat altına alma çalışması İslam’ın adil düzeninde, sosyal adaletin sağlanması için atılması gereken ilk adımlardan biridir. 

Neresinden bakılırsa bakılsın, sosyal adaleti sağlamak eşsiz bir adımdır. Her şeyi kuşatan sosyal adaleti sağlamak İslam’ın attığı en sağlam adımdır. Bu adımlar toplumsal barışı garanti altına alır.

İnsanoğlu onlarca yıldır sosyal adalete en uygun olduğu iddiası ile, devrimler, ihtilaller ve savaşlar yapıyorlar, bununla beraber insanoğlu her türlü ideolojik yaklaşımı da denemesine rağmen aklına ve ruhuna uygun bir çözüme ulaşamadığını görüyoruz. İşte tam bu noktada İslam geçmişte uygulanmış ve her dönemde uygulanabilecek genel esaslar çerçevesinde, insanlığa içinde ekonomik adaleti de bulunduran bir çözüm sunmaktadır. İnsanlığın yüzyıllardır daha iyisini, daha mükemmelini bulamadığı mucizevi bir yapıdır bu. Fakat Müslümanların bu yapıyı tam manasıyla anladıklarını veya sahip çıktıklarını söylemek kolay değil. Kuranın ve Sahih sünnetin bu konuda genel esaslar sunduğu, değişen şartlara bu esaslar dahilinde  yorumlar ve çözümler getirilmesini istediğini göz ardı ederek, onu donuk ve yaşamın gerisinde tutan bir tutum içerisine girmeleri bunu göstermektedir. Müslümanların sürekli aktif ve dinamik bir yapıda olmaları gerekir, bu gün sosyal problemlere pasif ve ilgisiz kalmaları bu tutumun bir sonucudur.

Doğrudan İslam’ın ekonomik prensipleri şunlardır deyip burada sıralayamayız, uzun süreli istişare ve emek gerektiren bir iş. Zaten çabamızda bu yöndedir, artık Müslümanların ilgisini olması gerektiği yöne çekmek ve bu konuda çalışmalar yapmalarını sağlamaktır.  Fakat temel manada İslam sosyal adaleti sağlamakta, sınıfsız toplum kurmakta neyi öngörmektedir.

İslamiyet siyasal ekonomi bilimi gibi bir ekonomi bilimi değildir, yani İslam bozuk gerçekliği, düzgün bir gerçekliğe, kokuşmuş düzeni, sakin ve uyumlu bir düzene çeviren, bir devrimdir diyebiliriz. İslam realitenin objektif bir yorumu değildir, yani İslam karma iktisat sistemini ortaya koyduğunda, bu sistemle insan hayatının belirli bir aşamasını, tarihi gerçekliğini yorumladığını ve buraya tarihi diyalektiğin sonucunu yansıttığı söylenemez. Fakat Marksizm toplumsal iktisat sistemini ortaya attığında, bu sistemin tarihin belirli bir aşamasının zorunlu bir durumu ve bu durumun yegane yorumu olduğunu iddia eder. İslam ekonomisi gerçekliği değiştiren bir İslam’dır, gerçekliği yorumlayan bir İslam değil.

Sosyal adaletin sağlanmasında, toplumdaki sınıfsal farklılığın çökertilmesi, sınıflar arasındaki çukurların kapatılması esastır. Bu rıza-i ilahi doğrultusunda tam bir paylaşım ve yardımlaşma yönelimi ile mümkündür. İslam fakirliği küfür olarak görür zira “fakirlik bir evden girdi mi, iman öteki kapıdan çıkar gider” Allah yolunda cihad, insanların Allah’a teslimiyetini engelleyen her türlü olguya karşı farzdır, fakirlikte böyledir. Bu yüzden zenginlikle mücadele edilmelidir. Zira Allah vermiş olduğu nimetlerle bütün insanları rızıklandırmaktadır, fakat bazıları daha fazlasına sahip olma hırsı ile başkalarının hayatını önemsemeden ahlaksız bir mücadeleye girişmektedir. Fakirliğin en büyük sebebi birilerinin çok fazla zengin olmasıdır.

İşte İslam’ın iktisadi sisteminde bu durum tam bir dengeye bağlanmıştır. Yasal(helal) yollarla elde edilmiş bile olsa İslam büyük sermayelerin bireylerin elinde yoğunlaşmasına sert bir şekilde karşı çıkmaktadır. Bir birey ne kadar sermaye biriktirirse, o kadar çok fakir ve mahrum insan olacaktır. Esasında İslam bu tekelleşmenin yalnızca maddi yönleri ile ilgilenmez. Sermaye sahipleri üzerinde görülen kötü ahlaki etkilerle ilgilenir. Aşırı mal yığma insanın ruhunu çürütür,  egemenliğe dayanarak isyanına ve dik kafalılığına yol açar(Firavun gibi). Kuranın Mekkeli sermayedar müşrikler hakkında inen ayetlere söylediği gibi, servetleri şımarıklıklarına, cimrilik ve bencilliklerine, kalplerinin yetim ve yoksullara kapanmasına, diğer surelerde görebileceğimiz gibi, insafsızlıklarına ve suçluluklarına yol açtı.

Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran aşağılık, herkesi kınayan, söz götürüp getiren, hayra engel olan, saldırgan, günahkar, kaba, sonra da soysuz, alçak, mal ve oğullar sahibi olmuş diye (yolunu şaşırmış), Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: «Eskilerin masalları» dedi. (4)

Gördüğünüz gibi bütün büyük günahların nedeni budur, “mal ve oğullara sahip oldum diye”. Aynı şekilde Ebu Leheb de şiddetle yerilir.

Ebu Leheb’in iki eli kurusun, kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi, alevli ateşte yanacaktır, karısı da odun hamalı olarak, boynunda sağlam hurma lifinden örülmüş bir ip bulunacaktır. (5)

Dikkat edersek, onların servetlerini helal yada haram yollarla kazandıklarına bakmıyor Kuran, üstünde durduğu nokta, büyük zenginliğin, onları Allah’a isyancı kıldığı ve onun elçisine karşı koydurttuğudur. Bu ayetler vahşi kapitalistleri bekleyen korkunç azabı anlatmaktadır.

Ey müminler, birçok hahamlar ve rahipler insanların mallarını eğri yöntemlerle yerler ve halkı Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip de bunları Allah yolunda harcamayanları acıklı bir azapla müjdele! O gün biriktirdikleri altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılır ve onlarla alınları, yan tarafları ve sırtları dağlanır; kendilerine «Bunlar biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir şimdi biriktirdiklerinizin azabını tadın bakalım» denir. (6)

İşte Kuran, sermayenin elde diliş biçimine bakmaz, sermayedarlık(servet) kendi içinde kötüdür.  İslam tekelleşmeye karşı çıkar ve insanlar arasında daha büyük ölçüde bir eşitlikten yanadır. Zira İslam fakirleri ve mahrumları uyuşturmak için, bu dünyadaki isteklerinden vazgeçirmek için gelmiş bir afyon değildir. Yeryüzündeki ayrımcılığı ve sınıfsal farklılığı ortadan kaldıracağı yolunda güçlü bir çağrı olarak gelmiştir. Bu çağrı İslam’ın ilk yıllarından beri önemli bir parça olarak vardı. İslam yeryüzündeki nimetlerin dağılımına, inanç veya kulluktan daha az önem vermediğini ispatlamıştır. Hak, emek her zaman önceliklidir, diğer inanç sistemleri elbette fakirle iyi davranmayı, onlara yardım etmeyi öğütler ama İslam bunu dini zorunlu bir parçası olarak ortaya koymuştur. Bu türden ayetlerden hatta sahih hadis rivayetleri den bolca mevcut hepsini burada alıntılamak gerekmez.

İslam ilk tebliğ edildiğinde ona karşı gelenler, onun sadece itikadi yönüne karşı durmadılar, fakat zenginlerin mallarını fakirlerle paylaşmasını isteyen, kölelere  özgürlük vaad eden, sınıf farklılığını ortadan kaldıran pratik çağrısına karşı çıktılar. Mekkeli müşrikler kurdukları tekelci sömürü(vahşi kapitalist) sisteminde, putları “kitlelerin afyonu” olarak kullanmaktaydılar. Bu durumda putlarının devrilmesinden ve yeni dinin o güne kadar biriktirdikleri servetlerine getireceği ekonomik sınırlamalardan paniğe kapıldılar.  

İslam’ın servetin bireylerin ellerinde yoğunlaşmasına olan kini hem fakirliğin korkunç durumu hem de zenginliğin sahipleri üzerindeki ahlaki zararı göz önünde bulundurmasından kaynaklanır. Sermayedarlık hem büyük günahları aşılar hem de insanlık düzeyini düşürür. Elbette istisnalar vardır, fakat istisnalar kaideyi bozmaz. Bu yüzden gerçek bir temizlenme ancak, vermek paylaşmak(infak – zekat – sadaka) ile olur. Mülkiyetin, sermayedarlığın bulaştırdığı hastalıklardan bizi koruyan bir eylemdir.

Ki o, malını temizlemek için verir. (7)

Peki bu noktada Kuran neden bir adım öteye geçip açık açık mülkiyete bir sınırlama veya yasak koymamıştır. İşte bize sınırları bildiren kuran, örnekler vererek bizi yönlendirmektedir. Kuran ve Allah Resulü, ne iktisatta, nede başka bir dünyevi iş konusunda tam, kesin ve son derece sıkı bir sistemin koşullarını belirlemeye girişmedi. Yani bize adaleti, sınıfsızlığı, merhameti, yetimi gözetmeyi, paylaşmayı emretti ki yaşadığımız çağa göre bu sınırlar çerçevesinde kanuni ve ahlaki düzenlememizi yapabilelim. 

Bu gün bizim bizim fıkhi birikimimiz bireysel ibadetlerimizde fazlasıyla yetiyor fakat siyasal, sosyal ve ekonomik bir iddia olmaktan çok uzaktadır.

“ Bu gün revaçta olan, taklit ve tebliğ edilen İslam anlayışı, orta sınıf(burjuva) ve din adamları ilişkisinden üretilmiştir. Biri diğer için dini düzenlemekte, ötekide buna karşılık diğerine dünya inşa etmektedir. Daha sonra bu alışverişten, halk için, halkın işine yaramayan bir din üretiyorlar. Bunların İslam ekonomisi anlayışlarına bir bakın, küçük burjuva ekonomisi. Şu fıkhımıza bir bakın, basit burjuvazi fıkhı. Kira, alışveriş, iki kuruş, altı kuruş, falan toprak parçası, onun işlenişi, sahipliği vb. şeyler.İslam’ı bu kirli ilişkiden kurtarmak gerek, ana hedefimiz bu olmalı.”(8)

Eğer bazı kaygılarla(biz komünistmiyiz lan!)dersek ki İslam sermayedarlığı kabul eder ancak harcamaya sınırlar koyarsak; bu düşünce çok tehlikeli çukurlara götürür bizi. Bu şekilde bütün hukuki düzenlemeler, sermayedarların işine yarar. Pek saygıdeğer hocaefendilerimiz nasıl harcanacağı ile alakalı sohbetler yaparlar ki bu ahlaki öğüt olmaktan öteye geçemez.  Sohbetlerde sosyal adalet, israf, kanaat ve paylaşım konuşulur fakat, fıkıh kitaplarındaki hükümler kapitalistlerin menfaatine olur. Kazancı üzerindeki tasarruf hakkını mutlak olarak sermayeciye vermemek lazım, yoksa ona istediğiniz kadar; israf etme, gereksiz yere para harcama, hakkı gözet deyin fayda etmez. Eğer İslam da, fazla harcama, lüks, israf haram ise, İslam’ın iktisat sistemi çağımızın ihtiyaçlarına göre öyle bir düzeleme oturtulmalı ki, insanların israf edebileceği bir açık kapı bırakılmamalıdır.

İktisadi sistem öyle bir sistem olmalı ki haddinin aşan ve aşmak isteyen densize kanuni ve pratik fırsat ve imkan tanınmamalı. Ona bu imkanı verip de sonra ahlaki açıdan onu kontrol altında  tutmaya çalışmak değil. Yani altyapısı kapitalizm, istismar, ve sömürü; üstyapısı ahlak, adalet ve takva olan bir yapıyı kurmak  doğru olmaz.

Kurandaki ilk surelerin ortaya koyduğu gerçek, İslam’ın doğru ve temel anlamı ile servetlerin bireylerin ellerinde yoğunlaşmasına karşı oluşudur. İslam’ın ilk dönemlerinde zenginleri uyarmak ve onlara zekatı yüklemek yeterli bulundu belki de. Fakat her samimi Müslüman bilebilir ki bu haliyle, çağımızda İslam’ın istediği “Sosyal Adaleti” sağlamakta yetersizdir.

İslam asla çalışıp çabalamayı, iştirakı, ve bu dünyanın hazlarını yüz üstü bırakmaya çağırmaz. Aksine teşvik eder …

De ki; “Allah’ın kullarının yararına sunduğu güzellikleri ve temiz yiyecekleri kim haram etti? De ki; Bunlar, dünya hayatında müminler içindir kıyamet günü ise sadece onlarındır, biz ayetlerimizi bilenlere böyle ayrıntılı biçimde açıklıyoruz.”(9)

Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfunu(nasibinizi) isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.(10)

Cuma suresinde görüldüğü gibi toplumsal bir sorumluluk olan Cuma toplantısına; işini, gücünü, tezgahını, dükkanını, tarlasını bırakıp gelen Müslümanlar, toplantı bitince hemen dünyevi etkinliklerine dönmeleri ve rızkları’nı aramaları istenir.  –ayrıca bknz: Bakara – 57., 60., 172. ayetler.

Allah’ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse, sen de öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.(11)

İslam da ruhbanlık, manastırcılık yoktur. Her bir birey hayatını kazanmak ve dünyevi işlerin yürütülmesine yönelik yeteneklerinin elverdiği en güzel şekilde gayret sarf etmelidir. İslam sadece bireysel kurtuluşla ilgilenen öte dünyacı bir din değildir. Toplumsal refahı ve huzuru dikkate alan bu yüzden adaleti tevhidin tecellisi olarak gören bir yapıdadır.

Peki mal biriktirme hırsı ve mutlak kâr olmadan yatırım nasıl olacaktır? Beşeri ilerleme motoru nasıl çalışacak, üretim nasıl sağlanacak, toplumun ihtiyaçları nasıl karşılanacak ? İşte bu sorular bir yerde batıda “Sosyalizm” neden çökmüştür sorusunun da cevapları arasında sayılırlar.

Batılı sosyalistler insanın ruhunu görmezden gelmişler, İrfan’ı dikkate almamışlar ve maddeye dayalı bir dünya görüşü benimsemişlerdir. Ruhu, nefsi ve irfanı göz ardı ettikleri için İnsan faktörü böyle bir sistemin çalışmasına engel olmuştur. Zira nefis, konforu, rahatı, mal biriktirmeyi ister. Bu nefsi sınırlandıracak, Allah’ın sevgili kulu olma arzusu, bir adalet nizamı olmadıktan sonra bunun hiçbir manası olmuyor. Sistem bozuluyor, yozlaşıyor ve perestroyka…

“Kurtuluş, ancak ruhları Allah yolculuğunda selamete ulaştıracak, ruhçu ve İslamcı bir sosyalizmin eseri olabilir. Bu zafere ulaşmanın şartı ve çaresi ise hakkın ve vicdanın katili olan hürriyetleri yok ederek, onun yerinde, çalışanların, düşünenlerin, sevenlerin ve acıyanların haklarıyla hürriyetlerini yaşatabilmektir… Bu manada, sosyalizm devrimizin şeriatıdır.”(12)

Bilimsel olarak bütün hayvanları inceleyebilir, gözlem ve etüdler ile onları anlayabilirsiniz, fakat insan böyle değildir, insanın ruhu var, nefsi var. Maddeci (materyalist) batı inşa etmiş olduğu adalet ideolojisi(sosyalizm) ile büyük bir atılım gerçekleştirmiştir fakat Allah’ı yok sayarak, onun yarattığı insanı anlamakta çok geride kalmıştır. Bu yüzden batılı düşünürler sosyalizm işini asla adil bir düzleme koyamamıştır.

Bazıları tepki veriyorlar İslami sosyalizm mi olur diye ? Evet islami sosyalizm olmaz, zira böyle bir şeye ihtiyacı yoktur, İslam’ın kendi iktisadi sistemi sosyalizmden daha adil, daha paylaşımcı ve daha kontrollüdür. Nefsi kontrol altında tutan Allah sevgisinin(korkusunun da) toplumda yeşertilmesi, yerleştirilmesi, hala dikkate almayanlar var ise adalete riayet etmemeleri durumda yaptırım uygulanması sayesinde adalet gerçekleştirilebilecektir…

Yani sermaye bir kaç kişinin elinde değil kamunun örgütlenmesinin elinde olacaktır. Mesela halk devletten krediler alarak yatırımlar yapacak fakat yalnızca çalıştırdığı yani kazandıkça yeniden yatırıma dönüştürdüğü kadar sermayeyi elinde tutabilecek. Onun dışında kendi lüksü, refahı, nefsinin düşkünlükleri ve büyüklenmeleri için kafasına göre para harcayamayacak, kazancından ihtiyaç fazlasını ya yeniden yatırıma dönüştürecek yada infak etme mecburiyetinde olacaktır. İşletmesindeki maksat mutlak ve büyük kar değil kaliteli üretim ve emekçinin hakkını vermek olacak.

İnsanlar tam bu noktada şu soruyu sormaktadırlar, mutlak karı amaçlamayan birisi neden iştirakçı olsun, neden yatırım yapsın. İşte batı sosyalizmi tam bu noktada çökmektedir, toplum yararına vs. söylemler ile cevaplamaya çalıştıkları bu sorun Allah’ın dininde yoktur. Zira Allah insanları ticarete ve üretime yönlendirmektedir, alın teri kutsaldır, emek ibadettir, bu noktada devreye irfan girmektedir. İslam’ın ticaret, kazanç ile alakalı öğütlerini salt kapitalist bir zihinle ele alan ve bunları kullanarak kendi pisliklerini meşrulaştıran abdestli kapitalistler büyük bir yanılgı içerisindedirler.

İslam siyasal, sosyal ve iktisadi açıdan güçlü bir ümmet tasavvur eder, bunun yolu ise sermayenin ve üretim araçlarının ümmetin kontrolünde olduğu bir kaç kişi veya ailenin tasarrufuna bırakılmayan bir sistemde yatmaktadır. İslam ekonomik refahı, mutluluğu ve maddi ilerlemeyi Rabbin yolunda ilerlemenin  “doğal ve kesin sonuçlarında biri” olarak sayar.

Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık. (13)

Doğru dürüst bir ekonomiye sahip olmayan toplumlar, kültür seviyelerini yükseltemezler, beşeri ilerleme motoru durur, ahlaki değerler çöker. Bu sebepten  ekonomik yokluk, fakir bir toplum ve geri kalmış ekonomi gibi asli bir meselede İslam ekonominin önemine ve her türlü ekonomik büyüme ve ilerlemeye vurgu yapar. Burada söz konusu toplumsal bir meseledir. Aynı İslam bireysel bazda, bireyin ekonomik, maddi, aristokrat yaşam tarzından uzaklaşmasını emreder. Sapla samanı birbirine karıştırmamak gerek. İslam ekonomisi, ekonomik büyüme, zenginlik denildiği zaman, bireysel bazda mı, toplumsal bazda mı ele alıyorsunuz. Bu birbirine karıştığı zaman fakir, teknolojik olarak, ekonomik olarak bir topluma İslami değer biçersin, çok takvalı, kanaatkar bir toplum dersin, öte tarafta zengin, sermayedar bir bireye, ne güzel Müslüman güçlü olmalı, iyi yerlere gelmeli, sözünü dinletebilmeli dersin. Toplumsal bazda ele alırsak, çokça ganimet ele geçirme, ekonomik kalkınma, bu dünyayı ahiret’in altyapısı kılma  hayırdır ve serveti büyük olan toplumun hayrı da çoktur. Toplumsal bazda hayır sayılan bu eğilim, bireysel bazda hayırsızdır, firavunlaşmadır. Ümmetin büyük sermayeye sahip olması, ekonomisinin büyük olması,  mümkün olduğu kadar güçlü ve çok fazla mala sahip olması gerekir.

Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik; öyle ki Allah, Kendisi’ne ve elçilerine gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır. (14)

İşte İslam medeniyetimizin temeline demiri indirmiştir. Demir ile inşa edilmiş güçlü bir medeniyet ! Temelimiz demirdir, fakirlik, zayıflık, açlık ve zillet değil. Demir demek silah demektir, demir demek makine demektir, teknoloji demektir. Bunlara en hızlı ve en güzel şekilde sahip olmalı, siyasal, sosyal ve iktisadi açıdan çok güçlü bir İslam medeniyeti oluşturmalıyız.

Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.(15)

Yani toplumu oluşturan bireyler, kendi nefislerinden hırsı, zilleti, teslimiyet atmadıktan sonra, kendi nefislerindeki uyanışı gerçekleştirmedikten sonra, Allah’ta onların hakkındaki genel yazgıyı değiştirmez. Yani toplumsal kurtuluş için her bir bireyle uğraşmak, onları uyandırmak gerekmektedir. Marksizm de olduğu gibi tarihsel diyalektiğin bir sonucu olarak devrimci patlama gerçekleşmez, toplumu oluşturan bireyler, kendini devrimci yetiştirmiş, mümin ve Muvahhidler den oluşursa, gerçek takva ve kanaatkarlık kılıcını kuşanmışlarsa işte o zaman devrim kaçınılmazdır, Allah o zaman bizim hakkımızda olanı değiştirecektir.

O zaman yapılacak şey bellidir, daha fazla namaz kılan Müslüman’a değil, daha fazla devrimci Müslüman’a ihtiyacımız var. Kendini yeniden inşa etmek ! Nefs-i Emareyi öldürmek, kendini zahit ve güçlü kılmak,  hayatının her safhasında cihat etmek, inanca bağlı kalmak ! Bunlar zorunludur, zira Marksizm de olduğu gibi bizi bir patlama beklemiyor. Bu ümmetin kurtuluşu yarım saatte abdest alıp, bir saatte namaz kılan sahte takvalılardan değil, kendini devrimci yetiştirmiş, yepyeni muvahhid neslin eliyle olacaktır. Allah ameliyle dua edenlere, zaferi nasip edecektir.

Sınırsız ve sınıfsız İslam toplumuna giden yolda, Rebezede buluşalım.

1-Nisa: 58
2-Maide: 49
3-Maide: 8
4-Kalem : 10, 15
5-Tebbet Suresi
6-Tevbe : 34, 35
7-Leyl: 18
8-İslam ve Sınıfsal Yapı – Ali Şeriati
9-Araf: 32
10-Cuma: 10
11-Kısas: 7712-(N.Topçu, Sosyalizm Devrimizin Şeriatıdır. İslamiyat Dergisi’nin ” İslam’ın Sol Yorumu” başlıklı, Nisan-Haziran 2002 sayısı, sy. 134, 135)13-Araf: 7
14-Hadid 25
15-Rad 11
Ayrıca, “İslamın Dünya Görüşü”- Seyyid Kutup,
“Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri”- Ali Şeraiti
“İslam ve Sınıfsal Yapı” – Ali Şeriati
“Ekonomik Adaletin Temelleri” – Muhammed Nuveyhi
“Zenginlikle Mücadele” – Fikret Başkaya
“Fizilal’il Kur’an” – Seyyid Kutup
“Ya Basta” Subcomandante Marcos
Eserleri temel esin kaynakları olarak kullanılmışlardır her zaman kullanılmaya devam edileceklerdir.

———

NOT: 12.07.2010 Tarihinde rebeze.com da yayınlanan yazım.http://web.archive.org dan geçmişe bakarken buldum, nostalji oldu.


http://web.archive.org/web/20100718065340/http://www.rebeze.com/yazarlar/9-brahim-tevhd/11-abraham-tawheed-1.html